Satılık Tekneler

NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!
04.01.2013
DENİZDEN HİÇ ANLAMAM DİYİP KORKANLAR, NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!

2007 senesinde çok sevdiğim denizci bir abimin baskısı sonucunda katamaran tipi bir sürat teknesi ile denizcilik maceram başladı. 6,75 metre boyundaki tekne Tuzla yapımıydı ve daha evvelden off-shore yarışlarında kullanılıyordu. Belirli modifikasyonlar sonucunda, 225 beygirlik bir kıçtan takma Mercury ile denize indirdik “Magnet”imi. Yapım sürecinde bulunan birisi olarak her detayıyla ilgilendim- koltukların renginden, müzik sistemi seçimine, duş başlığının takılmasından, koç boynuzlarının yerine, boya seçimlerine kadar her konuya atlayan bir çocuk mutluluğu ile gidip geldim tersaneye. Bütçem 16.000 euro idi. Tekne bittiğinde 19.500 euro harcamıştım. İlk teknesine kavuşacak bir adam için, inanın kabul edilebilir bir farktı bu. Ve açıkçası çok umurumda da değildi, denizde olma heyecanı sarmıştı bir kere.
 
2.5 aylık bir çalışma sonrasında, gün geldi çattı ve tekneyi tecrübeli birisiyle beraber Pendik’teki bir çekek alanından denize indirdik. Motoru çalıştırdık- bilenler bilir- insana oooh dedirten çok sağlıklı ve güçlü bir ses geldi- ve Magnet emrimizi bekler bir halde kıpranmaya başladı. Çocuğum olmadığı için bilemem, ama herhalde çok farklı bir duygu olmasa gerek; gözümde mutluluktan yaş vardı. Yol vermemle beraber alet uçmaya başladı, 10-20 derken Büyükada yolunda hızımız 55 deniz miline ulaştı. Sakin, rüzgarın ve akıntının olmadığı nadir bir İstanbul gününde, tekne yer yer denizle temasını tamamen kesiyor, sonra sertçe suya konup uçmaya devam ediyordu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, Büyükada’ya Pendik’ten varmamız 4 veya 5 dakikamızı almıştı. Rüyada gibiydim!
 
O deneme sürecinden sonra, tecrübeli arkadaşımla bir daha çıkma fırsatım olmadı. Ondan sonrasında bekar bir adam olarak- aklımda kızları gezdirmek, boğazda hava turları yapmak, arkadaşlarımla her akşam bir yerlere bağlayıp ya da demir atıp balık yemek var. Tabi var da, hikayede eksik bıraktığım en önemli detay kısıma gelmedim- deniz ve denizcilik hakkında en ufak bilgim yoktu. Rüzgar yönlerini, temel düğümleri, yanaşma ve ayrılma usüllerini, çok basit motor tamirlerini bilmediğim gibi, denizcilik terimlerini bile duymamıştım. Pruva-pupa-alarga-aborda-vardavela-pasarella kelimeleri İtalyan Milli Takımından topçu ismi gibi geliyordu kulağıma. Her yanaştığım iskelede, alargada kal ya da şu tekneye bordala dediklerinde suratımdaki bön ifadenin fotoğrafını saklamak isterdim. Binbir güçlükle yaptığım yanaşmalarda, bana halat atarlar, arkayı bağla derlerdi. Orada attığım düğümler, denizciliğe kazandırdığım ve genellikle baklava paketlemekte pastanelerin kullandığı fiyonk bağlardı.

NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!

Takip eden ay içerisinde denizcilik ehliyetini almamdan ve Amatör Denizcillik Federasyonun en düşük IQ’lu insanları hesap ederek hazırladığı o muazzam kitabı 5-6 kez okuduktan sonra, konu hakkında temel bir fikrim oluştu. Fikrim: KORKMAK. Özgüvenim yerle yeksan olmuştu- denizcilik şakaya gelmediği gibi, çok ciddi bir müesseseydi. İçinde man over board, acil tıbbi müdahaleler, fırtına ve sisli havalarda navigasyon yöntemlerinden, motor arızalarına, yangınlara, yedeklemelere, denizde çatışma kurallarına kadar, bir Hollywood filmini aratmayacak senaryoları içeren bir dünya vardı. Ben de zannediyorum ki, çalıştır motoru, bas gaza, iç rakını... Korkum o dönemde ilerledi. Ve kendimi de tanımaya başladım. Panik anlarında, stresli durumlarda sakin düşünme ve atik davranabilme yetilerimi kaybettiğimi farkettim. Ki, o sıralar genç yaşıma rağmen çok iyi bir şirkette üst düzey yöneticiydim- ama anladım ki, insan kendini ve ne olduğunu denizde tanıyor. Sürekli testlere tabi tutuyordu doğa ve teknem beni;  Magnet boğazda tanker hattında 3 kere stop etti. İki seferinde benzinim bitti, bir diğerinde pervanesine poşet dolandı. Poşetli macerayı hallettim ama yanıma yedek benzin almadığımdan ötürü ve teknede annem babam varken, öbür iki seferinde dua etmeye başladım; aklıma gelen tek kurtuluş yöntemi Allah’a sığınmaktı. Deniz kendisine saygı duymayanı hiç affetmiyordu. O zamanlar bağlı bulunduğum İstinye’deki iskeleden gelenlerin yardımı ile, inanın son anda tanker çarpmasından kurtuldum. Bir başka durumda yine boğazda bir arıza sonrası tekne stop etti ve bir balıkçı kayığı beni ve 3 arkadaşımı sürüklenir haldeyken Yeniköy açıklarından kurtardı. (Ki teknenin tipi ve bizim havamız en üst seviyedeyken, sahildeki çay bahçesinde oturan insanların bize bakıp gülerek fotoğraflarımızı çekmesi de, pek keyifli olmadı!)

Bağlama yerlerinde de kazık yedim. Önce Kuruçeşme’de günü birlik tekne kiralayan bir kaptanın yanına bağlayacaktım ve ona 400 tl kaporo da ödemiştim. Tekne hazır olduğunda ve oraya gittiğimde başka bir teknenin yerime bağladığını  ve benim “kaptanın” çoktan kayıplara karıştığını öğrendim. Ataköy marina bütçeme göre çok pahalıydı, Kalamış/Fenerbahçe’de yer yoktu, Pendik açılmamıştı, Bebekte bir tonoza 10.000 dolar “hava parası” istiyorlardı, geriye sadece İstinye-Yeniköy kalıyordu. Eş dost aracılığı ile Karadenizli baba-oğulun “işlettiği” bir yere, İstinye’ye bağladım. Yandaki tekneler Magnet’ime çarptı, üzerine karabatağından martısına, türlü uçan canlı her gün kilolarca dışkısını bıraktı; teknem pekçok yoldan geçen sevgiliye misafirhane oldu, tentesi araklandı... Başıma gelmeyen kalmadı.

Sonra arızalar başladı. Önce motor arızaları, ki mercury’nin servisini yaz sezonunda arıza gidermesi için tekneye getirebilmek ile Messi’yi Fener’e getirmek arasında çok az fark vardır, çok zaman kaybettim. E tabi, Messi geldiğinde de ücretini istiyor. Sonra çarpmalardan ötürü boya takviyesi gerekti, sonra hidrolik arızaları tamir edildi. Ajda Pekkan’ın denizdeki haline dönmeye başlamıştı Magnet, hep bakım masrafı çıkartıyordu. Üstelik benzin masrafı da, 2006’dan bahsediyorum, günlük 350 tl’ye ulaşmıştı. Kısacası yorulmaya başlamıştım. Her tekneye binemeyen arkadaşımın sitemi de cabasıydı. Sanki boyutu 35 metre de, ben sadece 5 kişi çağırıyormuşum gibi bir hava estiriliyor, üstelik piyango vurmuş adam gibi, yeni dost ve akrabalarım da türüyor, denize girmek veya İstanbul’u gezmek isteyen.
 
NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!

Yorulduğumu hissettiğim bir gün, sabah erken tek başıma tekneye gittim. Gerekli kontrollerimi yaptım- her arızadan veya benim plansızlığımdan dolayı başıma gelenleri not etmiştim. Tek tek baktım teknenin her tarafına. Motoru çalıştırdım, tek başıma halatları çözdüm, sakin bir şekilde, kıçtan takmanın pervanesini bir halata dolamadan ayrıldım iskeleden. Sabahın 09’unda tam İstinye limanı dışında, gazı kestim. Sancakta köprü, iskelede Karadeniz’e açılan yol, karşımda yalılar, elimin ucunda Boğazın o içilesi suyu... Usulca Poyrazköy’e yol verdim. Vardığımda deniz mavi-yeşil karışımı bir tondaydı. Demir attım. Denize atladım, çıkınca da bir bira açıp, etrafımı seyretmeye koyuldum. Anladım ki, ben artık denizden kopamazdım.

NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!

Türlü zorluk ve mücadelerine rağmen, deniz hayatın ta kendisi, vazgeçilmez bir macera. Tamam sudan ucuz demiyorum ve hep masraf da çıkabiliyor ama her bütçeye göre bir imkan, inanın var. İster sandalla, ister yelkenliyle, ister en havalı motoryatla- mutlaka denizde olmak lazım. Çünkü denizle uğraşanın egosu törpüleniyor, doğa karşısında bir istavrit kadar (belki daha az!) gücü olduğunu anlıyor. Doğaya, denize saygınız artarken, dünyevi ihtirasların önemsizliğini anlıyorsunuz. Denizde planlama, disiplinli olma, her koşula karşı hazırlıklı bulunma, çevrenize ve etrafınıza duyarlı olma, stres anlarında sakin kalma, hızlı karar verme, ekip yönetme, ihtiyatlı bir özgüveni taşıma konusunda sürekli ders alıyorsunuz. Basit bir ada yolculuğunu yaparken gözden geçirdiklerinizi hesap ettiğinizde, tek başına veya iki kişi dünyayı dolaşanlara hayranlık duymayı öğreniyorsunuz.

NEDEN HEMEN TEKNE ALMALISINIZ, HEPSİ BU YAZIDA!

6 yılımı doldurdum, hala sayısız hata da yapıyorum, eksiğim de var, yine farklı aksakıklar da başıma geliyor; ama artık korkup, panik olmuyorum; saygı duyuyorum denize ve hep hazırlıklı olmaya özen gösteriyorum. 2. yılımda ilk gözağrım magnetimi satıp, Beneteau’nun Antares 8 model- Sweet Surrender ismini verdiğim motoryatını satın aldım. Bir gün kısmet olursa, size tekne yaptırmak ile hazır olanı almak arasındaki avantaj ve dezavantajlardan bahsetmek isterim. O zamana dek, eğer henüz denizci değilseniz, hemen hazırlıklarınıza başlayın- bolca okuyun, tekne araştırın, marina ve iskele gezin, denizcilerle sohbet edin, denizcilik dergilerini, yatvitrini.com’u takip edin.

Eğer İstanbullu iseniz, yazın Kalpazankaya’da, Poyrazköy’de, Haliç’te, Beykoz’da, Sedef adasında bir yerde karşılaşalım. Ve size o zaman sormak isterim; türlü zorluklarına rağmen, teypte Özdemir Erdoğan varken, sevdiğiniz birisi ile beraber, İstanbul’un batan güneşi ve martılar iskelenizde size eşlik ederken: denizci olmakla iyi ettiniz mi, etmediniz mi?  


Selim Giray


YASAL UYARI: Haberin kopyalanması yasaktır. Haber sadece yatvitrini.com’a link verilerek kullanılabilir. Bunun dışında kopyalayanlar hakkında kanuni işlem yapılacaktır.
Yorumlar
 
Data pager
123
Sayfadaki kayıt adedi
PageSizeComboBox
select
Toplam sayfa adedi: 3

Ellerinize ve dilinize sağlık, güzel ve keyifli bir yazı olmuş. Ayrica Iyi SENELER... HBurkut

Selocan Kisin sogugunda kendimi denize veresim geldi... Sandal, sisme bot, ordek mordek bakicam artik.... Ays.

süper bir yazı ellerine sağlık. Bende tekne almak için 2 yıldır araştırıyorum hayırlısı ile bu yaz alacağım:)

Yazı uslübunuz ve başınıza gelenleri anlatma biçiminiz çok keyifli yazılarınızın devamnı bekliyorum....:)

elim ayağım titredi çok güzel yazı

Yorum Ekle

Yorum ekle

Gönder

Sosyal Medya‘da Bizi Takip Edin!

ok

Satış Sözleşmesi | Kullanım Koşulları | Gizlilik İlkeleri | Site Haritası

© Copyright 2012, Tüm hakları saklıdır.